Dört Günlük Londra Seyahati

Bu yazımda 2016’yı bitirip yenilere başlamak için gittiğimiz dört günlük Londra seyahatimizi anlatmaya çalıştım. Çok eğlenceli, her anı dolu dolu ve hayranlıkla geçen harika bir kısa seyahat. Umarım yolunuz düşer de faydalanabilirsiniz.

Üniversiteden sonra Londra’ya gittim ve bir buçuk yıl Londra’da yaşadım. Bu güne değin bir çok ülke, şehir gezip görme imkanım oldu. İçlerinde en sevdiğim Londra’dır. Orada yaşarken ve daha sonraki ziyaretlerimde Londra hakkında söylenilen: karanlık, soğuk, hep yağmurlu gibi özelliklerini hissetmedim, beni hiç üzmedi. Gezilecek, görülecek, yaşanacak öyle çok şey vardı ki…

Bu yazımda sadece son Londra seyahatimizden bahsedeceğim yani Londra’ya gidilince yapılacak şeyler, gezilecek yerler konulu bir yazı yazmadım. “Ben gittim, bunları yaptım” konulu bir yazı yazdım. Gerçi bir amacımız da bizimle birlikte gelen dostlarımıza kısaca Londra’yı tanıtmaktı. Yani “Benim Londra’dan en çok anladığım” konulu olsun yazı.

Öncelikle booking.com ‘dan kendimize bir otel bulduk. Tabi seyahatimizden beş ay önce bulduğumuz için çok çok uygun fiyata geldi. Otel, şehir merkezinde olmamasına rağmen metro yollarından central line üzerindeki metro duraklarından birine iki dakika yürüme mesafesindeydi. Bu, Londra için en önemli konu. Kaldığın yer metro durağına yakınsa tüm şehri çok rahat gezebilirsin. Biz de öyle yaptık.

Londra’da birbirinden özellikli, görülmeye değer, gezene çok şey katacak müze var. Her biri dünyaca ünlü fakat biz bu gezimizde çocuklar da yanımızda olduğu ve gezecek az günümüz olması sebebiyle müze gezisi yapamadık. Biri hariç: Natural History Museum.

Birinci Gün

İlk gün çocuklara söz verdiğimiz gibi South Kensington metro istasyonunda inerek, Victoria and Albert, Science Museum ve Natural History Museum (ben üçünü de gezmiş ve hepsinden ayrı etkilenmiştim) arasından en uzun ama hızlı ilerleyen kuyruğa sahip National History Museum’u seçerek gezdik. Müze, ünlü “Müzede bir gece” filminin çekildiği yer. Çocuklar sergilenen eşyaların canlanmasını bekledikleri için umduklarını bulamadılar fakat bence harika bir müze burası. Londra’daki müzelerin çoğunda çocuklara müze gezmeyi sevdirmek amaçlı hayran olunası bir “back-pack” uygulaması var. Bu konu tamamen ayrı bir yazıda incelenmeyi hak ediyor. Müze gezimiz uzun sürdü.

Müzeden çıkıp Royal Albert Hall’ın yanından yürüyerek Hyde Park’a geldik. Arkadaşım Buckingham Pallace’ı çok görmek istediği için akşam üzeri olmasına rağmen Buckingham  Pallace’a yürüdük. Dışında şöyle bir dolaştık. Yine Hyde Park Marble Arch metro istasyonuna yönümüzü doğrultarak  yürümeye başladık. Aralık ayının ortasında açılıp Ocak ayı ortasına kadar açık kalan yaklaşık Bostancı Lunaparkının yaklaşık onbeş katı büyüklüğünde bir alan olan Winter Wonderland’e gittik. Çocuklar bir sürü alete bindi. Gezdik, sıcak şarap içtik, çocuklarımızın mutluluğunu izledik. Yılbaşı coşkusu herkeste hissediliyordu. Bir şeyler yemek için iki kapalı tenis kordu büyüklüğündeki bir çadıra girdik. Çadırda kocaman bir sahne ve canlı müzik vardı. U2, Bon Jovi, Cure, Greese’den parçalar yani bizim zamanımızın harika şarkılarını çaldılar.  Ortam ve mutluluğum “İşte hayat bu anlar” diye düşündürdü bana. Tanımadığımız ama mutluluğu paylaştığımız insanlarla gülümsedik. Işıl ışıldı, rengarenkti, kaliteli müzik, güzel yiyecekler ve kahkahalarla dolu bir geceydi.

2. Gün

Sabah yine erkenden çıkıp Tower Hill durağında indik. Tower Bridge’den nehrin karşısına geçtik. Bu günkü planımız nehir kenarından Southbank ve Waterloo’ya kadar uzun bir yürüyüş ve South Bank’deki yılbaşı pazarında dolaşmaktı. Nehir boyunca yürüyüş yaparken sokak gösterileri yapan genç yaşlı sanatçıları izledik. Puslu sisli bir hava vardı ama gösteriler, şarkılar içimizi ısıttı. Saksafonundan ateş çıkaran, kumdan harika bir kale yapan, kocaman köpükten balonlarla çocukları eğlendiren, sokak dansları ile büyük alkış toplayan perfonmansçıları ve grupları izledik. Sonunda South Bank’e ulaştık. Londra’nın sembolleri arasında yer alan koca dönme dolap London Eye’a binip Londra’yı yukarıdan izledi gruptan bazılarımız.   Akşam acıkmaya başladığımızda Embankment Köprüsünden karşıya geçip geçen sene de bayıldığımız Pizzacıya gitmeye karar verdik. HomeSlice salaş küçücük bir dükkanda incecik ama kocaman pizzalar yapan harika bir dükkan.  Londra’ya gidecekseniz Covent Garden’a mutlaka uğrayacaksınız demektir. Bu durumda canınız iyi bir pizza isterse Homeslice’ı bulabilirsiniz. Gittiğimizde çok doluydu, adımızı yazdırdık ve bir saat bekledik. Beklerken yine Covent Garden’da T-K Maxx dükkanına gittik. Burası, ünlü, iyi markaların çok uygun fiyatlara satıldığı bir dükkan. T-K Maxx bir zincir, birçok semtte var. Birine rastlarsanız mutlaka girip bir dolaşın derim.

3. Gün

Aslında Londra’ya uçağımız bu yazıda birinci gün diye geçen günden bir gün önce öğleden sonra inmişti. Londra’ya geldiğimizi hemen hissetmek için bavullarımızı otele atıp  Picadilly Circus’a gitmiştik. Amerikan Filmlerinde New York deyince büyük reklam panolarının olduğu Times Square görünür ya ekranlarda, o havayla Taksim İstiklal Caddesi’nin eski  şık dokusunu birleştirmiş, bana masal gibi gelen çok sevdiğim bir yerdir Picadilly Circus. Eski İngiliz binaları, ışıl ışıl süslenmiş sokaklar, sürekli değişen ve etrafa renk ve ışık saçan reklam panoları bana hiç karışık ve uzak gelmez, heyecanlanır, tüm nefesimle içime çekmek isterim gördüklerimi.

Yani ilk gece Picadilly Circus metro istasyonunda inerek China Town’da bir Çin Lokantasına girip çok ta memnun kaldığımız leziz bir yemek yedik. Soho’yu şöyle bir turlayıp Leicester Square’e doğru yürüdük. 

Üçüncü günümüzde de yine rotamız Picadilly Circus ve civarıydı. Soho, Covent Garden, Trafalgar Square, Leicester Square ve çevresini bir defa görüp geri dönemezdim. Yılbaşı için renklendirilmiş birbirinden güzel sokaklar, renkli, zevkli dükkanlar, müzikler, sokak showları arasında doyasıya dolaştık.  Yılbaşı yemeğimizi yiyeceğimiz tanıdığımızın Camden Town’daki evine doğru yola çıktık.

Camden Town ayrı bir alem, ayrı bir dünyadır. İnsanından binalarına dükkanlarına kadar bohem, çılgın, absürt, farklılıkların güzelliğini çığlık çığlık yansıtan harika bir semt daha… İkinci el yada el yapımı, farklı, yaratıcı ürünlerin yine yaratıcı bir şekilde sergilendiği, her ülkenin her çeşit yemeğinin küçücük dükkanlarda satıldığı, binalarının, dükkanlarının, duvarlarının üstünde grafiti sanatının tavan yaptığı, küçüklü büyüklü açık ve kapalı pazarları ile bir renk cümbüşüdür Camden Town.

Yılbaşı yemeğinden sonra Primrose Hill denilen büyük parka yürüyüşe çıktık. Waterloo’da atılacak olan havaii fişeklerin izlenebileceği yüksek bir park olan Primrose Hill’in çok kalabalık olmayacağını düşünmüştük fakat sağımız solumuza baktığımızda tüm Londra’nın aynı yöne doğru yürüdüğünü gördük yani anlayacağınız oldukça kalabalıktı. O kalabalıkta hiçbir kavga, gürültü, sevimsizlik yaşanmadan, havai fişekler, kahkahalar ve şarkılarla yeni yıla girdik. Maalesef ülkemizden gelen yılbaşı haberi ile o gecemiz zehir oldu.

4. Gün

Dört günlük Londra Seyahati artık sona doğru yaklaşmıştı.
Havaalanına yetişeceğimiz için otele yakın bir yere gitmeliydik. Nothing Hill durağı otelimize çok yakındı. Nothing Hill’de Portobello Road’a gittik.  İki, üç katlı rengarenk boyanmış yanyana evler, yeşil sokaklar, küçük, sevimli bir kasaba gibi…Ben eşime dönüp burada yaşamak istediğimi söyledim.

Londra’yı ilk gittiğim andan itibaren çok sevdim. Ben, şehirleri tarihi eserlerine, doğasına, binalarına göre değil ruhuna göre, insanlarına, kültürüne  göre seviyorum. Londra’da tanımadığım insanların bana “günaydın”, “iyi günler” demelerini, yardım etmelerini ,gülümsemelerini seviyorum. En çok kullandıkları kelimenin “sorry” olmasını, zarifliklerini seviyorum. Birçok ülkeden gelen insanın aynı kültüre ve medeniyete ayak uydurmasını seviyorum. Tüm şehri, en uzak noktasına kadar metro ile gezebilmeyi seviyorum.

Londra dans, Londra renk… 🙂 benim için.

 


“Helikopter” bilmecesinin cevabı:  John’un içinden atıldığı helikopter henüz yerden havalanmamıştır.  John sadece birkaç metreden aşağıya düşer. 


 

CEVAP VER

GÜVENLİK KODU *