Yazlık Çocukları – Küçük Kumla Anıları

Uykumun arasında evi çınlatan bir ses, biri avazı çıktığı kadar bağırıyor: “Bugün Salı, Gemliğin pazarı! Sabah 10:00’da iskeleden kalkıyoruzzz… Balkonlardan el sallayanlara, kırmızı havlu sallayan hanım teyzeye Maaşallah, Maşallah. Balkonlarda ayakta dikilenlere, gazete sallayan yavruya Maaşallah. Sahilde uyuklayan mavi donlu amcaya, Maşallah, Sağ olun, Teşekkür ederim. Oooo! Tevfik Bey kahvaltıya oturmuş, afiyet olsun. Sabahat Abla Günaydın …”

Neşeli sesi, büyük gezi teknesinin megafonundan çıkıp, masmavi denizde kısa bir yolculuktan sonra, evlerimizin içine dolan; herkesin sevdiği, tanıdığı, herkesi tanıyan İzzet Kaptan’ımız yine günü ve tüm körfezi selamlıyor.  Diğer çocuk ve ergenler gibi ben de: “Hey güzel Allah’ım,  İzzet Kaptan sabahın köründe ne diye bağırıyor yine?” diyorum.

Bu sese alışık olduğum için sağa sola dönüp uykuma devam ediyorum ama ne mümkün? Anneannem mutfakta tabaklarla kahvaltıyı mı hazırlıyor, sirtaki mi oynuyor çat-çat-çat ? Allah bilir.

Büyükbabam telsizi sonuna kadar açmış,  elinde telsiz olmasına rağmen sahildeki elinde diğer telsiz olan yat kaptanına avazı çıktığı kadar bağırıyor.  Sözde karşılıklı telsizle konuşuyorlar.

Bir yandan da radyodan Arkası Yarın jingle’ı  “Rosaaaa Salvareee Ajurrr”.   Annneannem sirtakisini jingle eşliğinde oynayacak besbelli.

Arkası Yarın “Rosa”, en heyecanlı yerinde kalmıştı.  Kötünün kötüsü, pis köle taciri bıçağı kadının yanağına dayamıştı.  Kalkayım bari, tüm dünya uyanmamı istiyor.  Hem daha bakkala gideceğim, ekmek alınacak.  Denize bakalım temiz mi bugün.   Yehuuu! Deniz anası yok, poyraz var.   Poyrazın ilk günü; deniz temiz ama soğumaya başlar, yarın bir tek biz çocuklar gireriz, herkesin çıçı donar. Bugün sörf tahtasıyla azışmaca oynasak keşke ya da su topu.  Ayyy bugün İpek’in doğum günü ne giyicem?  Hediye de almadık, Kumla’ya yürümeliyiz. Hay Allah Kerem de küsmüştü bize. Offfff

“Offff” mu?  O gün o “of” olanlar bu güne “Ahhhh, ah!”  olarak kaldı.  O müthiş yaşanmışlıkların her geçen gün değerleri arttı, güzellikleri daha görünür oldu.  dertlerimiz bunlardı, sekiz yaşımdan lise son yıllarına kadar süren harika bir çocukluğun ve gençliğin ortasında, muhteşem anıları yaşıyor ve değerini fark edemiyorduk.

Yazlık Çocukları

Küçük Kumla’da dünyalar güzeli sitemizde, sabah kalkar, sahile iner, tüm gün oynar ve temiz Marmara denizine girerdik ki maalesef bu temizlik gençliğime bile kalamamıştı, ama iddia ederim elbirliği ile rezil etmemiş olsaydık Türkiye’nin en güzel deniziydi.  Neyse, akşam yemeğine eve gider,  yemekten sonra otoparkın olduğu en üst bloktan aşağıya doğru inenler diğerlerini çağıra çağıra, gitgide büyüyen bir orduya dönüşerek merdivenleri iner ve sahildeki kafeye giderdik.

Öyle bir çocukluk yaşadım ki Kumla’da, ölmeden önce şu şiiri okumayı düşünürüm Cemal Süreya’dan:

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir…
Üstü kalsın…

Cemal Süreya

Kumla’dan konuşunca, ben ve benim gibi Kumla çocukları ya da aslında yazlık çocukları yani;  Çınarcık, Yalova, Enez, Türkiye’nin birçok beldesinde yazlığı olmuş olanlar bir duygusallaşır.  O beldenin ismi şimdi oldukça yetişkin olmuş yazlık çocuklarının içini titretir.  Mesela: “Çınarcık” çocukluk anlamına gelir onlar için.

İşte bu duyguları yaşatan yüzlerce anıdan sadece birinden bahsetmek istedim bugün.  Eğlenceli olanlarından bir tanesini seçtim.  Biraz çocukluğumuza dönelim istedim:

Kahve Fincanı

Bizim sitede ve yan sitede aynı yaşlarda yaklaşık otuz kişiydik.  Günlerimiz bomboş ve dopdoluydu.  Denize gir, çık, sahilde oyna akşama kadar ya da bazen denizden erken çıkıp bir organizasyon yap, saklambaç, dondurmacıya yürüyüş, v.b. ya da bir ara kafayı taktığımız: “Ruh çağırma” ( Evde denemeyiniz ).

Bu organizasyon için en az altı kişi ( bizde daha azı olamadığı için ), kağıt kalem ve bir kahve fincanı gerekir. Neyse, kötü örnek olmasın diye nasıl olduğunu anlatmayacağım.  Bir apartmanın boşluğunda düzeneği kurduk.  Artık kimin hatırlamıyorum birinin ruhunu mu kalbini mi ne çağırdık.   Bir de kalp çağırma vardı ki  nasıl oluyor da oluyor Allah bilir?  Kimsenin bu zamana kadar anlamamış olduğu parapisişik açıklamalara giremeyeceğim.  Ben işin eğlenceli tarafındayım şu an J

Hepimiz ürkerek ellerimizi fincanın üzerine koyduk.  Fincan hızla bir oraya bir buraya sürüklenmeye başladı.  Fincana, uçlarıyla dokunduğumuz parmaklarımız fincanla birlikte o harften bu harfe savruluyordu.  Hepimiz korkuyorduk ama heyecan ve merak ağır basıyordu.

–  Merhaba, geldin mi?
–  Aaaaa –  “G-e-l-d-i-m” yazdı .
–  Serhan Defne’yi seviyor mu?

… Fincan yazıyor, biz hem korkuyor hem de sorularımızla sıkıştırdığımız arkadaşlarla eğleniyorduk.  Sözde sırlar ortaya çıkıyor,  onunla bununla dalga geçiyorduk.  Sonunda sıkıldık, içimizden biri “Gidecek misin?” diye sordu fincana. “H-a-y-ı-r” yazdı fincan.  Herkes dondu. Herkes birbirine baktı. Birimiz alıp fincanı çevirdi ve içine üfledi.  (üfleyince gidiyordu)

Öyle korkmuştuk ki kahve fincanını hemen yok etmek istedik.   Bizim site, zeytinlikler yanında, yüksek bir tepe boyunca etrafa dağılmış, dört katlı sevimli  bloklardan oluşuyordu.   Denize iniş çıkış zordu. Tam 156 merdiven vardı bizim bloğa mesela.  Yani sitemiz, bolca merdivenleri, küçük uçurumları, bloklar ile merdiven aralarında boşlukları olan, müthiş bir saklambaç mekanıydı.   Kahve fincanını yok etmemiz için çok da bir yer aramamıza gerek yoktu.

Fincan elinde olan cengaver fincanı havaya fırlattı, fincan yere düştü, döndü, döndü… kırılmadı.    Biz iyice tırstık.  En cesur olanlarımız gidip fincanı ellerine aldılar.  Her kafadan bir ses çıkıyordu.  En yüksek merdiven boşluğu olan bloğa gittik yani belki dört beş metre yükseklikten aşağıya beton zemine attık.  Bulunduğumuz yerden fincan yere düştü, kendi çevresinde döndü, döndü ama kırılmadı.    Bazılarımız ağlama kıvamında, bazılarımız hiç korkmuyor hesabı hava atmaktaydı,  bazıları “kurtulma” paniğinden başka bir şey düşünmüyordu…

“Bendim O”

Koca grup, tüm basamakları kaplayarak, bir merdivene çöktük. Her kafadan bir ses çıkıyordu.  Sonra şakalaşmaya, gülmeye başladık. Kahve fincanını elinde tutan arkadaşımız birden elindeki fincanı çevreye hiç bakmadan, nasılsa kırılmıyor diye “Amaaaaaannnn” diyerek arkasına doğru fırlatıverdi.   Hepimiz güldük.  Birkaç saniye içinde arkamızdan keskin bir kadın çığlığı duyduk.  Komşu amcalardan biri eli kafasında yanındaki teyzeyle birlikte üzerimize doğru bağırarak koşuyordu, elleri kan içerisindeydi.  “Kim attı bunu?  Kim attı bunu!” diye bağırıyordu.  Gözüm yere takıldı.  Bizim fincan parça pinçik olmuştu. Amca ve eşi yanımızdan, hiç duramadan, bağıra çağıra geçip gittiler.  Hepimiz donup kalmıştık.

Sen fincan git amcanın kafasını yar ve kırıl. Sinsi !

Kısa sürede ambulans geldi meğer amcada hemofili varmış (kan pıhtılaşmama rahatsızlığı).  Hepimiz o geceyi korku, üzüntü ve panik içinde geçirdik.   Amca sapa sağlam evine döndü.   Ertesi gün sorguya aldılar bizi.  “Kim attı?  Kim attı? Biz de ser verip sır vermedik.  Esip kükrendi, azarlar işitildi ama hepimiz Kara Murat’tık.   Sadece “bendim o” “bendim o” demiyorduk, onun yerine yere bakıyorduk.  Hiç ses çıkarmıyorduk.

Hani o an: dünyanın sonu sanırsın, hapislerde çürüyeceksindir, bundan kurtulsan başka hiçbir yaramazlık yapmayacaksındır ya.. o anları yaşadık hepimiz.  Sonra tabi ki: geçti, bitti, gitti.

Özet olarak, yüksek duvarlardan atılan bizim fincanı, taşlar, betonlar kıramamıştı da  komşu amcanın başı kırmıştı.  Durum, biz eğlenmek isteyen çocuklar için oldukça manidardı.

Çocukluk böyledir işte, gülmektir. 

Çocukluk böyledir işte, gülmektir.  Ruhu şaad olsun, amcamız geçen yıllarda vefat etmiş, affetmiştir bizi, unutmuş, gülüp geçmiştir.

Anneannem, Dedem, Kadir Kaptan, İzzet Kaptan, birçok komşu amcalarımız, teyzelerimiz,  akrabalarımız, hatta birlikte deliler gibi eğlendiğimiz bazı canımız dostlarımız erken terk ettiler Kumla’yı ve yaşamı, gittiler.

Kalanlar Kumla’yı unutmaz.  Oralara yolu düşen, sitemizin ya da Kumla’nın  önünden geçerken geçmişe doğru dalar, çocukluğun kokusu insanın burnunda tüter, filmlerdeki gibi canlanır kareler. O merdivenlerde koşturan çocukları ve coşkun kahkahaları görürsün, apartman önlerindeki anne babaların çekirdek çıtlatma sesleri, taze haşlanmış mısır kokusuna ve mis gibi deniz ve yosun kokusuna  karışır.  İlla ki dondurmacı Veis’de  dondurmanı yer, Çınaraltı’nda bir çay içersin.   Yola çıkmadan yolluk olarak yanına Mahkeme fırınından tahinli, beze veya ne seviyorsan onu alırsın.

“Ah keşke…” dersin, “Keşke şu anda yine çocuk olsam”.  Çocuk olamazsın ama o zamanların anıları koskoca bir bulut gibi, vücudunun bir parçasıymış gibi yer kaplar benliğinde ve  o saf, huzur dolu “alanı” çok seversin.

“Ah Keşke”,  “iyi ki yaşadım”a dönüşür o zaman.

Bu yazı  edebi türlerden bir “özlem” yazısı sanırım.  Belki de çocukluğa ve Kumla’ya. “vefa” yazısıdır.

Küçük Kumla’ya, tüm dünün yazlık çocuklarına, birbirinden değerli unutulmaz Kumla dostlarıma, bizi yukarılardan bir yerlerden izleyen çok kıymetlilerime ve orada geçirdiğim her ana sevgiyle,

 


Görsel Kaynakları: 

http://gemliklife.net/tr-tr/haberler/3737/gemlikin-yasayan-efsanesi-izzet-kaptan
https://www.facebook.com/izzetkaptanahosgeldiniz/
http://mapio.net/pic/p-24451297/
http://mudanyam.net/mudanya-galeri/izzet-kaptan-mudanya/
http://mapio.net/pic/p-13219163/
http://karikaturlerbiz.tumblr.com/
post/51543357649/httpwwwkarikaturlerbizcagirilan-ruha-atar-yap
http://www.tknlj.com/turk-telefonu-benim-hayir-benim/

 

CEVAP VER

GÜVENLİK KODU *